Yahya Efendi Dergahı

Yağmurlu bir İstanbul sabahı…
Bilmediğim bir şehrin bilmediğim kaldırımlarında yürüyorum… Hemen yanı başımda bir günlük cennet kokusu… Beşiktaş’tan Ortaköy’e doğru hemen sol tarafta bir yokuş… Soluksuz bir ömrün yorgunluğunda var oluş… Ve manevi bir huzurda dinginleşmeyen ruhum…
Yıllar geçiyor yine aynı yer yine aynı duygu durum…
Yahya Efendi Dergahı:……
İstanbullu denizciler Boğaz’ın dört manevi bekçisi olduğuna inanırlar. Bunlar Üsküdar’da Aziz Mahmut Hüdayi, Beykoz’da Yuşa Aleyhisselam, Sarıyer’de Telli Baba ve Beşiktaş’ta Yahya Efendi.
Hal böyle olunca Yahya Efendi Dergâhı denizcilerin uğrak yeri… Şu an dergâh çevresindeki çoğunluğu denizcilere ait mezar taşlarının da asıl müsebbibi. Padişah hanımları, çocukları ve paşaların mezarlarının da bulunduğu bu yer bir kez daha anlama yeri hayatın faniliğini…
Ben de sizin gibi bir meraka kapılıp arıyorum Yahya Efendiyi. Bir Gönül İnsanının Bir Cihan İmparatorunun sütkardeşi olduğunu ben de ilk defa duyuyorum. Yavuz Sultan Selim Trabzon’da vali olduğu sıralarda dünyaya geliyor Kanuni Sultan Süleyman ile. Annesi Afife Hatun ise ikisini de emziriyor. Ve böyle başlıyor Kanuni ve Yahya Efendi’nin sütkardeşliği.
İlk tahsilini Trabzon’da yapan Yahya Efendi daha sonra yolu İstanbul’a düşüyor. Fatih medresesine atanarak dönemin en önemli âlimlerinden Kadızade Hazretlerinden görevi devralıyor. Daha sonra Zembilli Ali Efendi’nin sohbetlerine katılan Yahya Efendi hocasının dizinin dibinden ayrılmıyor. Matematiği, geometriyi, astronomiyi iyi bilen Yahya Efendi aynı zamanda iyi de bir şair. Hocasının Hakka yürümesiyle Canbaziye Medresesinde müderrisliğe başlayan Yahya Efendi bu günkü türbesinin olduğu araziyi alıp önce bir ev ve mescit daha sonra ise medrese, hamam ve çeşme yaptırıyor. Sohbetlerine Müslüman ve gayri Müslümanlarında katıldığı bu gönül insanını Kanuni de yalnız bırakmıyor. Her hususta fikrini aldığı sütkardeşiyle aralarında geçen bir sorundan onu görevinden alıyor ve emekli ediyor. Yahya Efendi ise bundan sonra Beşiktaş’taki evine çekiliyor ve ömrünün kalan kısmını burada geçiyor.1569 yılında ise artık bu dünyaya tamamen gözlerini kapatıyor. Şu an dergâhta
Yahya Efendi, büyük oğlu Şeyh İbrahim Efendi, annesi Afife Hatun, eşi Şerife Hatun ve torunlarıyla birlikte aynı yerde yatıyor. Ayrıca, Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Tasasız Raziye Sultan, II. Abdülhamit’in kızı Hatice Sultan ve oğlu Bedreddin Efendi’nin de sandukaları yer alıyor.

Ve rivayet odur ki:…
………
Karadeniz’de amansız bir fırtınaya yakalanan Apostol adlı Rum, zor anlarında “Aman Ya Rabbi!” der, “Şu sıkıntıdan bir kurtulayım, Yahya Efendi’nin dergâhına en pahalısından bir fıçı şarap...”
Eh, o telaşede Müslümanların şarap içmedikleri hatırına gelmez tabii. Yine aynı dalgınlıkla yüklenir fıçıyı gelir dergâha. Müritler bu işe bayağı bozulurlar. Hatta içlerinden ters ters bakanlar olur. Apostol yaptığı gafın farkına vardığında, çok geçtir. Tam fıçıyı açmakla, kaçmak arasında tereddütler geçirdiği anda Yahya Efendi görünür. “Aman efendim! Niye zahmet ettiniz.” der, “Hadi açın da misafirlerimizin ağzı tatlansın!” Garibim fıçıyı korka korka açar, ama içinden mis gibi nar şerbeti çıkar. Büyük veli onu mahcup etmez, hatasını, ama samimi hatasını kerametiyle örter. İşte bu müşfik tavır üzerine Rum gemici “Ey yol güneşi” der,” Vallahi senin dinin haktır!”
………
Günün birinde, Rum çocuğunun biri soluk soluğa dergâhın bahçesine girer. Kan ter içinde “Koyunlarım...” der “koyunlarım bu tarafa kaçtılar” Dervişler arar, tarar, ama bulamazlar. Çocukcağız bitkin ve ağlamaklıdır. Tam bu esnada Yahya Efendi görünür. “Bu delikanlı yorulmuş” der, “sanırım acıkmıştır da. Koşun ekmek, yağ, bal getirin!” Garibim hala ürkektir. Mübarek sofraya katılır ve ona cesaret verir.
“İşte sana tereyağı, bal, taze nan (ekmek)
Dilersen yağa ban, dilersen bala ban!”
...Balaban! İşte bu son kelime çocuğu şaşırtır. Çünkü adı Balaban’dır. Bu şiirli ikram çok hoşuna gider. Tam o sıra dervişler küçük çobana koyunlarının bulunduğunu müjdelerler. Sonraki günlerde Balaban ve babası tekkenin müdavimlerinden olurlar.
………
Yahya Efendinin Hızır Aleyhisselam ile imrenilecek bir dostluğu vardır ve sık sık bir araya gelirler. Kanuni nereden duyar bilinmez, ısrarla sohbete katılmak ister. Yahya Efendi sadece "Nasip" der. Bir gün padişahla birlikte tebdil-i kıyafet gezintiye çıkarlar. Kayıkçının birine takılıp, boğaza açılırlar. Tekneye Salı Pazarından boylu poslu, temiz tertipli, insan güzeli bir genç biner. Yanlarına ilişir. Yahya Efendi ile muhabbete başlar.
Koca devletin yükü ağır olmalıdır. Kanuni o gün neyi düşünür bilinmez, dalgındır. Elini suya sokar, dalgaları okşar. Ama olacak bu ya yüzüğünü denize düşürür. Sandaldakilere belli etmez, ama çok üzülür. Yüzüğün hatırası olmalıdır, aklı denizde kalır. Kayık tam Kuruçeşme iskelesine yaklaşırken genç elini suya daldırır ve yüzüğü alıp sultanın avucuna bırakır. Kanuni şaşkın şaşkın ıslak yüzüğe baka dursun, o çoktan kaybolmuştur.
Yahya Efendi sorar.
—Hadi bakalım gözün aydın. Aradığını gördün işte.
—Kimi?
—Hızır Aleyhisselam.
—Hani nerede?
—Bir saattir yanımızdaydı.
—Yoksa o genç miydi?
—Ta kendisi!
………